31 Ağustos 2014 Pazar

Geçmişin izleri, evrimi yıkan fosiller, Resimler

Geçmişin izleri, evrimi yıkan fosiller, Resimler
Dağ taş yaratılışı ispat eden fosillerle dolu. Bilim adamları hangisini gizleyecekler?

geneva, sans-serif; font-size: 12px;">Evrimci bilim adamları yıllarca evrim teorisini yerle bir eden fosilleri sakladılar, müzelerde arka odaların dolaplarına, kimsenin görmeyeceği yerlere gizlediler.
Bunun nedeni, bulunan her fosilin, evrimi yıkan bir delil olmasıdır. Bulunan her bir yaşayan fosil örneği,Darwinistlerin yaşamlarını adadıkları sahte teoriyi yok edecek güçtedir. Bu nedenle söz konusu fosillerin bir kısmı evrimcilerce gizli tutulmaya çalışılmıştır.
Tam 70 yıl boyunca Smithsonian Institution’da gizlenen Kambriyen canlılarının, bir başka deyişle dünya tarihinin en eski kompleks canlılarının fosilleri, bu konuda önemli bir örnektir. Charles Doolittle Walcott, ABD’nin ünlü müzelerinden Smithsonian Institution’da görevli yönetici (1907-1927) ve bir paleontologdu. Kanada’nın Rocky Dağları civarındaki Burgess bölgesinde fosil araştırmalarına başladı. 31 Ağustos 1909 günü, Walcott, paleontoloji tarihinin en büyük bulgularından birini ele geçirdi: 530 milyon yıl öncesinde yaşanmış Kambriyen dönemine ait ilk fosiller…
Walcott topladığı fosillerin hangi filumlara ait olduğuna baktığında çok şaşırdı. Çünkü bulduğu fosil tabakası çok eskiydi ve bundan daha eski tabakalarda kayda değer bir yaşama rastlanmamıştı; ama bu tabakada bilinen filumların neredeyse tamamına ait canlılar vardı. Dahası hiç bilinmeyen filumlara ait fosiller de bulmuştu. Bu, hayvanlar alemindeki tüm vücut yapılarının aynı jeolojik devirde, bir arada ortaya çıktıklarını gösteriyordu.
Bu ise Darwin’in teorisi için yıkıcı bir darbe oluşturuyordu. Çünkü Darwin canlıların yavaş yavaş dallanan bir ağacın kolları gibi geliştiğini ileri sürmüştü. Darwin’in kurguladığı evrim ağacına göre, önce türler belirmeli, ardından yeryüzünde tek bir filum olmalı, sonra uzun zaman dilimleri içinde farklı filumlar yavaş yavaş ortaya çıkmalıydı. Oysa Walcott, günümüzden yaklaşık 530 milyon yıl önce, günümüzde var olan tüm filumların, hatta daha da fazlasının aynı anda ve aniden ortaya çıktıklarını gösteren kanıtlarla yüz yüzeydi! Bu, türlerden başlayarak uzun zaman dilimlerinde kademelerle filumların oluştuğunu varsayan hayali “evrim ağacı”nı tamamen ortadan kaldırmaktaydı. Canlı tarihinin daha en başında tüm türleri kapsayan kompleks özellikler, toplam 50 ayrı filumu temsil eden birbirinden kompleks fosil örnekleriyle en mükemmel şekilde sergilenmişti.
Kademeli evrim safsatasını tümüyle ortadan kaldıran yaklaşık 530 milyon yıllık bu fosiller, ancak 70 yıl sonra gizlendikleri yerden çıkarılmış ve dünyaya tanıtılmıştır. Çünkü Walcott, elde ettiği fosilleri bilim dünyasına açmak yerine, gizlemeye karar vermiştir.
Smithsonian Müzesi’nin müdürü olan Walcott koyu bir Darwinistti. Evrim teorisine göre bu denli eski kayalarda, nispeten basit yapıda fosillerin bulunması beklenirdi. Oysa bulduğu fosillerin komplekslik açısından günümüzde yaşamakta olan yengeç, deniz yıldızı, solucan gibi canlılardan hiçbir farkı yoktu. Darwinistler açısından işin en endişe verici yanı ise Burgess Shale’de de, daha eski kayalarda da bu canlıların atası olabilecek hiçbir fosil örneğinin bulunamamış olmasıydı.
Bu açmazlarla karşılaşan Walcott, elde ettiği fosillerin evrim teorisine büyük bir sorun oluşturacağından emin olduğu için, bunları açıklamak yerine, çektiği bazı fotoğrafları, birtakım notlarla birlikte Smithsonian Institution’a yolladı. Fosiller burada yetmiş yıl kadar unutulacakları çekmecelere kilitlendiler. Burgess Shale fosillerinin gün ışığına çıkması, ancak 1985 yılında, müzenin arşivlerinin yeniden incelenmesi sayesinde oldu. İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder bu konuda şu yorumu yapar:
Eğer Walcott isteseydi, fosiller üzerinde çalışmak üzere bir ordu dolusu öğrenciyi görevlendirebilirdi. Ama evrim gemisini batırmamayı tercih etti. Bugün Kambriyen Devri fosilleri Çin’de, Afrika’da, İngiliz Adaları’nda, İsveç’te ayrıca Grönland’da da bulunmuş durumdadır. (Kambriyen Devrindeki) Patlama, dünya çapında yaşanmış bir olaydır. Ama bu olağanüstü patlamanın doğasını tartışmak mümkün olmadan önce, bilgi gizlenmiştir.1
Evrimin geçersiz bir teori olduğunu kesin olarak ortaya çıkaran bu fosiller, halen evrimcilerin tam anlamıyla açıklamasız kaldıkları ve teori için en büyük zorluklardan biri olarak gösterdikleri kusursuz birer yaratılış delilidirler.
fosiller 1
fosiller 2
fosiller 3
fosiller 4
fosiller 5

Arıların iki çeşit dansı var!


Arıların iki çeşit dansı var!
Bugün size çok olağanüstü özelliklerle donatılarak yaratılmış bir canlıdan bahsetmek istiyorum. Arılar kapkaranlık kovanın içinde bir çeşit dans yaparak birbirlerine Güneş’in yönüne göre besin depolarını bildiriyorlar!. Şimdi bir dakika durup düşünelim. Arılar bu dansı düşey bir peteğin üzerinde yapıyorlar.
Tarifi yapan arılar düşey konumda dans etmelerine rağmen, bu bilgiyi kullanarak besin aramaya çıkacak olan arılar yatay düzlemde hareket edeceklerdir. Yani arılara hangi yönde uçmaları gerektiği konusunda verilecek olan bilginin aslında yatay düzlemde olması gerekmektedir. Eğer arılar düşey düzleme uygun olarak yapılan bir tarife göre hareket ediyor olsalardı, dümdüz yukarı uçarak yiyecek aramaları gerekirdi ki, bu durumda yiyecek bulmaları hiçbir şekilde mümkün olamazdı. 
Evrimci bilim adamı Dawkins kitabında konuya şöyle devam etmektedir:
…Bu yüzden arılar yiyeceğin yerini o yönü işaret ederek ya da oraya dönük dans ederek belli edemezler. Kovandan yiyeceğe doğru olan uçuş rotasını, kovanın içinde iken yerçekimine göre belirledikleri (dışarıya çıktıktan sonra Güneş'e göre belirleyeceklerdir) bir düzlem üstünde gösterirler. Öteki arılar da dışarı çıktıklarında bu bilgiyi Güneş'e uyarlarlar. Eğer yiyecek tam Güneş yönündeyse dansçı arı sallantılı düz uçuşunu peteğin önünde tam dikey pozisyonda yapar. Eğer yiyecek Güneş'in 40 derece batısındaysa, dikey çizginin 40 derece solunda uçar. Böylece dansçı arı yiyeceğin bulunduğu yerin açısını Güneş yerine, dikey çizgiye göre gösterir ve karanlık kovanın içindeki arkadaşlarına Güneş'e çıktıklarında hangi yöne uçacakları konusunda bilgi verir.79
Arıların besin depolarının yerini göstermek için nasıl dans ettiklerinde değinirsek, arı dansının iki ayrı şekli vardır. Dansın biçimi, yiyecek kaynağının uzaklığına göre değişiklik gösterir. “Daire dansı” olarak adlandırılan dans en sık rastlanan danstır ve kaynağın uzaklığını ve yönünü belirtmezYalnızca işçilere yuvanın yakınlarında 15 metreden daha yakın mesafede bir kaynak olduğunu bildirir. Bu dans sırasında yakında bir kaynak keşfeden işçi arı ilk önce yuvanın içindeki işçilere nektar verir ve ardından dansa başlar. Diğer arılar daha sonra bu dansa eşlik ederler. Dansçı tekrar tekrar küçük daireler çizer. Her 1-2 turdan sonra, bazen de daha sık aralıklarla ters döner. Saniyelerce ya da bir dakika kadar süren bu dansta 20 kadar tur olur. Sonra tekrar dansçı ile yuvadaki arılar arasında bir nektar değişimi olur. En sonunda dans sona erer. Dans eden arı başka bir besin aramak üzere yuvayı terk eder. Karl von Frisch yaptığı bir deneyde dansçı ile ilişki kuran 174 işçiden 155'nin 5 dakika içinde besin kaynağını doğru bulduklarını göstermiştir.
1-Eğer besin kaynağı tam Güneş yönünde veya tam aksi yönde ise dansın orta kısmı yere dik gelecek şekilde olur.
2-Dansın düz olarak verilen doğrultusu, yerçekimi doğrultusunun solunda 800'lik bir açı yapıyorsa bu, yiyecek kaynağının Güneş'in 800 solunda olduğunu gösterir.
3-Arı düz yolu yukarı doğru alıyorsa yiyecek kaynağı tam Güneş yönünde, aşağı doğru alıyorsa kaynak Güneş'in tam aksi yönünde demektir.
Söylediğim gibi arılar dans ederek yaptıkları tariflerini karanlık bir kovanda, peteklerin üzerindeyken yaparlar. Bu, aralarında kusursuz bir iletişim olan arıların yeteneklerinin daha iyi anlaşılması bakımından unutulmaması gereken önemli bir detaydır. Arılar çevrelerinde toplanan diğer arılara, yiyecek kaynağı hakkında gerekli olabilecek tüm bilgileri karanlıkta verirler. Peteklerin üzerinde yaptıkları hareketler karanlık olmasına rağmen diğer arılar tarafından doğru olarak algılanır ve hemen uygulamaya geçirilir.
Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. (Nahl Suresi, 68)
Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 69)
Arıların birbirlerine yaptıkları bu özel dansı keşfeden bilim adamı Karl von Frisch, arılar konusundaki araştırmaları ile Nobel Ödülü almıştır.
Kaynak:
1.      Marian Stamp Dawkins, Hayvanların Sessiz Dünyası, s.137

Seninki de gerçekten imtihan mı?

Seninki de gerçekten imtihan mı?
Sabır bütün hayat boyuncadır. Sonsuza kadar biz Allah’ı seveceğiz. En fazla bir ömür imtihan edileceğiz.

Öyle bir dünyaya gözlerimizi açmışız ki, tam bir imtihanortamı. İnsan bir imtihanı sabırla, şükürle, teslimiyetle bitiriyor ve nerdeyse hemen hiç vakit geçmeden bir diğeri başlıyor. Hastalık, ölüm, açlıkkorku, geçim derdi etrafımızda kol geziyor. Allah bizden sonuna kadar ama sonuna kadar bir sabır bekliyor. Bir gün değil, on yıl değil, bazısı başına gelen zorlu bir imtihana belki de bir ömür boyu sabrediyor ve hiç isyanetmeden sürekli şükrediyor.
Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (Bakara Suresi, 155)
Bizler bu imtihan ortamında yaşarken benim dikkatimi çeken çok önemli bir konu var. Aslında bu hayati bir konu. Kişi bunu bir görebilse, bir anlayabilse belki de bambaşka bir boyuta geçecek, hayata çok daha farklı bir açıdan bakmaya başlayacak.
Bakıyorum da bazı insanlar o kadar küçük konuları kafalarında büyütüyorlar ki. Bu kimi zaman birisinin söylediği bir söz oluyor. Ya da kendisine yapılan bir hareket oluyor. O zaman kişi iman ettiğini söylediği halde bu durum karşısında üzülebiliyor, yese kapılabiliyor. Ya da olayı kafasında çok büyüttüğü için günlerce bu konuda düşünebiliyor, konuşabiliyor. Ve her şeyden önemlisi çok büyük haksızlığa uğradığı kanaatinde bile olabiliyor. Tabii ki bu bir iman zafiyetidir. Çünkü her olay kaderde ve hayırla yaratılır. Ama nefis aynı nefis olduğu için mutlaka bu zafiyete dikkat çekmek ve müminleri uyarmak gerekir.
Kişi bu ruh halindeyken bu başına gelene tevekkül ettiğini, çok sabrettiğini de söyleyebilir, ya da bu yönde konuşmalar yapabilir. Burada önemli olan olayın kişiyi tamamen içine almış olması,  kişinin kendisini kaptırmasıdır. Burada mümin kendine ve başına gelen imtihana bir dışarıdan baksa aslında ne kadar küçük bir konuyu kafasında büyüttüğünü görecek. Bir de dünyaya baksa asıl imtihanın ne olduğunu fark edecek.

Şimdi bir mümin düşünün, tek bir sözden imtihan olduğunu düşünüyor, ya da hayatında olumsuz giden en ufak bir olayı kafasında büyütüyor da büyütüyor. Oysa aynı anda Suriye’de bir çocuğun gözleri önünde anası ve babası vuruluyor öldürülüyor.. Yine Suriye’de küçücük bir çocuk bir anda sabah vakti başına yağan bombalarla uyanıyor. Korku ve dehşet çığlıkları her yerde yükseliyor. Mülteci kamplarında yüzbinlerce insan günlerce karınları aç bir halde uykuya dalıyor. Hiç açken uyumaya çalışmak nasıldır bilir misiniz? Ya da ölüm korkusuyla bir gün geçirmek? Ya da çevrenizde bağıran, haykıran, ağlayan çaresiz insanların arasında yürümek?

Peki ya ana olarak Filistin’de,
Afganistan’da, Suriye’de kendi açken aç olan çocuğunu doyuramamak ne demek bilir misiniz? Bir damla içecek su bulamak, yıkanacak su bulamamak ne demek? Bunar sizin yaşadığınız imtihanlara ne kadar uzak değil mi? Oysa Filistin’de, Afganistan’da, Irak’da, Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Afrika’da sayıları milyonlara varan Müslüman tarifsiz acılar içinde yaşıyor. Bir lokma ekmek, ya da içecek temiz su bulduklarında kendilerini büyük nimet içinde görüyor. Allah bu yüzden ayetinde bu Müslümanları koruyup kollamanın, onlardan habersiz olmamanın üzerinde duruyor:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
Suriye’de yüzbinlerce Müslüman’ın çektiği çile her gün gözlerimizin önüne, bakın şu videoda insanlar nasıl yaşam mücadelesi veriyorlar:
Sonuç olarak bu dünyadaki hayatımızda imtihan tabii ki olacak. İmtihan bir güzelliktir, bizim sevap kapımzıdır. Allah’tan her zaman razı olduğumuzu göstermenin en güzel yoludur. Mümin imtihanının ne kadar zor olursa sevabının da o kadar büyük olduğunu bilecek. Daima büyük düşünecek, kendi hayatından çıkıp Müslümanları sahiplenecek. O zaman imtihanlarının ne kadar kolaylaştığını da görecek.
Şunu unutmayalım ki imtihanımız biz ölüp de gözlerimizi kapatana kadar kesintisizce devam edecek ve müminler cennet terbiyesiyle cennet kapılarından büyük bir güzellikle girecek...
Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi, 35)
O, amel (davranış ve eylem) bakımından Hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Hz. Mehdi nasıl bir dönemde zuhur edecek? Resimler

Hz. Mehdi nasıl bir dönemde zuhur edecek? Resimler
Hz. Mehdi kavminin üzerine güneş gibi doğacak.

Ahir zaman, bir tarafta Deccaliyetin diğer tarafta Mehdiyetin çok büyük bir mücadelesi var. Deccalin hâkimiyeti her yerde. Fitne tüm ülkelerde kol geziyor. Müslüman silahını doğrultup kendi Müslüman kardeşini gözünü bile kırpmadan vuruyor. Yüzlerce masum insan bir günde idam edilebiliyor ve bütün dünya sessizce bunu izleyebiliyor. Deccal durmaksızın kandökmek istiyor, çünkü kanla besleniyor.
Ahir zamanın en önemli özelliği olarak her yerde acı, şiddet, kan ve felaket var. İşte bütün bu acıların ardından güzelliği, mutluluğu, sevgiyi, adaleti tüm dünyaya yayacak olan Hz. Mehdi’dir. Peygamberimizin hadislerde bildirdiğine göre; ahir zamanda Mehdiyet güneşinin girmediği hiçbir yer kalmayacaktır. Hz. Mehdi bu zorlu dönemde zuhur edecek ve insanları Deccal’in esaretinden kurtaracaktır.
Bakın peygamberimiz Hz. Mehdi’nin zuhur edeceği dönemi nasıl tarif ediyor:
Seleme b. Züfer şöyle der: “… MEHDİ, İNSANLARIN KÖTÜLÜK CÂNİLİK VE ZULÜMDEN BIKTIĞI ve hiçbir gaib onun kadar aziz ve sevgili olmadığı bir zamanda kıyam edecektir.” (El-Havi, cilt 2, s.159)
Şimdi Hz. Mehdi’nin zuhur edeceği döneme ait hadislerin resimlerine bakalım.
 
Hz. Mehdi 5
Hz. Mehdi 4Hz. Mehdi 3Hz. Mehdi 2Hz. Mehdi 1

İnsan tek kelimeyle büyük bir mucize değil midir?


İnsan tek kelimeyle büyük bir mucize değil midir?
İnsan vücudundaki detaylar tesadüfle oluşmaz.

Allah insanı kupkuru bir çamurdan yarattı. Kuran’da Allah evrimle yaratılışın olmadığını bildirir. İnsan aşama aşama değil, Allah tarafından bir anda yaratılmıştır. Allah Kuran’da cansız bir maddeye aniden nasıl can verildiğinin örneklerini verir. Mesela Hz. Musa asasını attığı anda bu cansız madde bir anda tam anlamıyla yılana dönüşmüştür. Hz. İsa çamurdan bir kuş yapmış, üflediğinde bu kuş canlanıp uçmuştur. İnsan tesadüfen, hayvandan evrimleşerek meydana gelmemiştir. Tam tersine Allah kil şeklinde bir heykel oluşturmuş, bu heykele ruhundan üflemiş ve böylece düşünen ve akleden insanı yaratmıştır.
Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel, O’nun Katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz. (En’am Suresi, 2)
“Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhum’dan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın.” (Hicr Suresi, 29)
İnsan vücuduna baktığımızda ise Allah’ın sonsuz aklının ve yaratış gücünün muhteşem eseri ile karşılaşıyoruz. Detaylara biraz bakarsak: İnsan vücudunda 100 trilyon hücre var. Bu hücrelerden 50 milyonu her saniye yenilenir. Her hücrede ise 15 milyar atom var. Kalp, kanı 30 metre yüksekliğe fışkırtabilecek kadar güçlüdür. Kalp 1 dakikada vücudumuzdaki kanın tamamını devir daim eder. Kan 1 günde vücudumuzda tam 96 bin 540 km yol alır. Toplam alyuvar sayısı (eritrosit) 25 trilyon, Toplam akyuvar sayısı (lökosit) 25-100 milyar arasıdır.

insan vucudu 4

Bir şey çiğnerken çenemiz 100 kiloya kadar basınç uygular. Vücudumuzda 650 tane kas vardır, en güçlü kasımızda dilimizdir. Beynimizde 100 milyar sinir hücresi var ve bu hücrelerin gönderdiği mesajlar saatte 274 km hızla yayılır. Bağırsaklarımızın toplam uzunluğu 200 metredir, ama hiç birbirlerinde dolanmazlar. Bir ömür boyu vücudumuz 20 kilo deri atar. Derideki sinirlerin uzunluğu 72 km.yi bulur. İnsan, bir günde 23 bin 40 kez nefes alır. İnsan vücudundaki damarlar uç uca getirildiği takdirde oluşan uzunluk dünyayı iki kez dolaşır. İnsan vücudu ile ilgili daha bunlar gibi milyonlarca detay sayabiliriz. Tabii bunlar bilim adamları tarafından keşfedilenler, daha keşfedilmemiş kim bilir kaç milyon detay var.
insan vucudu 3

İnsan vücudundaki muhteşem, kusursuz, kompleks, entegre ve olağanüstü detaylı haldeki bu tasarım ancak büyük bir irade, ilim, kudret ve sanat gerektirir. Bunu kabul etmemek ve tesadüflerle olduğunu öne sürmek ancak vicdansızlıktır, Allah’a karşı büyüklenmektir.

insan vucudu 1
Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Herşeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi? (Fussilet Suresi, 53)
insan vucudu 2

Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O’nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)

Çocuklarınızı yalnız başına sokağa asla bırakmayın...


Çocuklarınızı yalnız başına sokağa asla bırakmayın...
Çocukların kaçırılmaması için en önemli tedbir onları yalnız bırakmamaktır.

Neredeyse her gün yeni bir çocuk kaçırmahaberiyle uyanır olduk. Küçücük, dünya güzeli çocukların ortadan kaybolduğu haberi geldiğinde nefesimizi tutup bekliyoruz. Bir de bakıyoruz ki ertesi gün çocuğun tecavüzedilmiş, işkence edilmiş bir şekilde ölü bedeni bulunuyor. Ardından da ailenin perişan görüntüleri basına yansıyor.
Hepimiz bu durumdan müthiş rahatsızız. İşyerlerinde, sokakta, her yerde bu konular konuşuluyor. Anne ve babalar huzursuz, tedirgin. Bu çok önemli bir konu olduğu için alınması gereken tedbirleri mutlaka konuşmak gerek.
Küçücük, dünyalar güzeli çocuklarımız kaçırıldıktan sonra ve öldürüldükten sonra annelerin babaların üzülüp ağlamasının, ya da “bu katilleri asın” demenin bir anlamı yok. Giden gitmiş bir kere. Öncelikle şunu söylemeliyiz ki, bir çocuğa böylesine büyük bir kötülük yapan bir insanın akli dengesi yerinde değil demektir. Dolayısıyla bu katilleri asmanın ya da öldürmenin bir anlamı yok. Bu akıl hastalarını ayrı bir yerde tutmak gerek. Önemli olan bu feci olay yaşanmadan anne ve babaların gereken tedbiri almalarıdır.
Hepimiz biliyoruz, Türkiye’de bazı aileler çocuklarını sokağa yalnız bırakma konusunda çok ferah davranabiliyorlar. Küçücük kız çocuklarını yalnız başına bakkala ekmek almaya yolluyorlar. Ya da arkadaşlarıyla dışarıda yalnız başına oynasın diye bırakabiliyorlar. Bu kesinlikle çok yanlış. Çünkü çocuk aklının nereye kayacağı belli olmaz. Ya kendi aklına esip aşağı mahallelere gidebilir. Ya da çukulata veren bir katilin peşine rahatlıkla takılabilir. “Ben çocuğumu eğitirim, benim çocuğum mahalleden ayrılmaz” demek çok büyük hata olur.
Yaşadığımız son olaylarda saf ve masum çocukları kaçıranların hep tanıdık, ya da akraba olduğunu da görüyoruz. Bu yüzden aileler bu konuda da çok dikkatli olmalılar. Bildiğiniz gibi ensest belası da Türkiye’de çok yaygın. Bu yüzden anne ve babalar çocuklarını hiçbir şekilde  tanıdık, bildik biri diye herhangi bir yabancının yanında yalnız bırakmasınlar.
Bir mahallede çocuklar dışarıda oynamak istiyorlarsa, o zaman mutlaka her gün bir ailenin büyüğü yanlarında olmalı. Aileler nöbetleşe çocuklarının başında durabilir. Çocukların yalnız başına sokakta oynaması, ya da parkda oynaması tamamen kalksın. Aileler hep birlikte çocuklarına sahip çıksın. Çocuklarına yabancı birinden hiçbirşey almamaları gerektiğini de çok sıkı tembihlesinler.
Söylediğim gibi Türkiye’de çocuk kaçırma olayları bu kadar sıklaştığı için milletimiz çok huzursuz. Devletimiz bu konuda geniş çaplı tedbir alsın. Büyük televizyon kanallarında aileleri eğitici programlar yapılsın.Herşeyden önemlisi çocukların yalnız bırakılmaması hususu çok vurgulansın. Çocuklar okula giderken de öğretmenlere ve servis şöförlerine çok sıkı emanet edilsin.
Umarım bugünlerde duyduğumuz çocuk kaçırma olayları son olur. Ülkemizde manevi eğitimin sıklaştırılması, insanların imanlı yetişmesi toplumun içinde böylesine sapık kişilerin yetişmesini baştan engelleyecektir. Küçük yaşta çocukların kalbine Allah sevgisi ve Allah korkusu konursa o çocuklar Kuran ahlakına göre yaşamayı öğreneceklerdir.
Son olarak dünya güzeli çocukları şehit olan ailelere şunu söylemek istiyorum. Tevekkül etsinler ve daima Allah’a yönelip dönsünler. Küçük yaşta ölen çocuk cennet vildanı olur. Allah o çocuğu ebedi olarak cennetine alır. Bu yüzden aileler çocuklarının öldüğü anda sonsuz cennet bahçelerinde ağırlandığını, koşup oynadığını bilsinler. Allah’ın tüm kullarına karşı sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olduğunu bilsinler. Onlar da cennette yavrularına kavuşacaklar, onu öpüp sarılacaklar ve sonsuza kadar bir daha hiç ayrılmayacaklar.
Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır. (Hud Suresi, 108)
Onlar, Adn Cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından 'salih davranışlarda' bulunanlar da (Adn Cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:) "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Rad Suresi, 23-24)

Kupkuru toprakta canlanan taneler…


Kupkuru toprakta canlanan taneler…
Kupkuru tahta parçaları görünümündeki cisimleri toprağa attığımızda hayret verici şekilde yeşerdiklerini ve çeşit çeşit meyvelere vebitkilere dönüştüklerini görüyoruz. Bu kuşkusuz Allah’ın muhteşem sanatıdır. Allah ayette belirttiği gibi ölü bir taneden capcanlı bir bitki çıkarır.
Tohumları diğer cisimlerden ayıran çok önemli bir özellikleri var. Tohumlar içlerinde ait oldukları bitkinin her dalına, her yaprağına, bu yaprakların sayısına, şekillerinin nasıl olacağına, besin ve su taşıyan borularının genişliğine, sayısına, bitkinin uzunluğuna meyve verip vermeyeceğine, verecekse bu meyvenin tadlarına, kokularına, şekillerine, renklerine dair kısacası bir bitkiyle ilgili olabilecek bütün bilgilerin saklı olduğu cisimlerdir.
Tohumlar temel yapı olarak bir tohum kılıfı, bir besin deposu ve bilgilerin saklandığı embriyodan oluşurlar. Ancak temel yapıları aynı olmasına rağmen her tohumun besin deposunun miktarı, tohumu çevreyeleyen zarın cinsi, kalınlığı, kendisini saran meyvanın şekli, meyvasının tadı birbirinden çok farklıdır. Tohum kılıflarının şekillerinden, renklerine malzemelerindeki çeşitliliğe kadar her şey bitkilerin yaşadığı ortama ve türüne göre değişiklik gösterir.
tohum 1
Bu açıdan incelendiğinde tüm tohumlar bir tasarım harikası olarak karşımıza çıkarlar. Şimdi bu tasarım farklılıklarını örnekler vererek görelim. Kayısıda tek bir çekirdek yani bir tane tohum bulunur ve bu çekirdek katı kabuğunun içinde çok iyi korunur. Etli kısım ise şekerli ve yemeye elverişlidir. Bu bölüm insanların yanı sıra kuşlar, kemirgenler, böcekler ve diğer hayvanlar için de iyi bir besindir. Ancak bu meyvenin böyle iki kısımdan oluşması, bitki için de iyi bir fırsattır. Çünkü meyve kısmının yenilmesiyle birlikte, kayısının ortasındaki sert çekirdek şeklindeki tohum ortaya çıkar. Ve tohum bu şekilde uygun bir yerde filizlenerek yeni bir ağaç olarak yetişme imkânı bulur.
tohum 2
Başka bir örnek olarak kiviyi verelim kivi kayısının aksine çekirdekleri (tohumları) de yenen bir meyvedir. İşte bunun için kivinin tek bir tohumu değil çok sayıda küçük tohumu vardır.
tohum 3
Etli bir meyve olan kivide olduğu gibi gruplaşmış halde bulunan tohumlar, genellikle küçüktür ama bir arada bulunmaları ve çok sayıda olmaları nedeniyle – meyvenin bir bölümü yense bile bir bitki haline gelme ihtimalleri daha fazladır.
Tohumların genel tasarımındaki bu gibi farklılıkların yanı sıra, embriyoyu koruyan tohumların kılıfları da tam ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yaratılmıştır.
tohum 4
Tohumun içindeki bilgilerin saklandığı embriyo da son derece değerlidir. Bu nedenle yeni bitki tam olarak gelişene kadar bu embriyonun özenle korunması gerekir. Bu koruma her bitki türüne göre değişiklik gösteren tohum kılıflarıyla sağlanmıştır. Tohum kılıfını oluşturan maddenin dayanıklılığı oranında, tohum dış ortamın olumsuz etkilerinden korunur. Bundan başka kılıfı oluşturan madddeler, tohumun su üzerinde durabilmesini ya da rüzgârlarla uçmalarında da etkendirler.
tohum 5
Tohumlardaki tasarıma günlük hayatımızda sık rastladığımız bir bitkiden fasulye tanesinden örnek verelim; Fasulye tanesi bir ya da iki kılıfla çevrilir. Bu kılıflar tıpkı bir palto gibi tohumu dış ortamın soğuk hava, kuraklık, mekanik etkiler gibi zorlu şartlarından korur. Burası, aynı zamanda dış ortam ile olan bütün alışverişin de yapıldığı bölgedir. Kısacası, tohumun büyümesi konusunda bu kılıf önemli bir rol oynamaktadır. Fasulye tanesinin bulunduğu yerden koparıldığı noktada oval bir iz görülür bu, tanenin yani tohumun anne bitkiye olan bağlantı noktasıdır.
Dikkatli bir şekilde incelendiğinde burada “micropiyle” denen küçük bir delik olduğu görülür. Bu delik işlevleri nedeniyle bebeklerdeki göbek bağına benzetmek mümkündür. Bu özel geçiş yerinden yumurtacığın içerisindeki dişi üreme hücresini döllemeye yarayan tüp girer. Ayrıca zamanı geldiğinde su, bu delikten içeriye girerek tohumun filizlenmesini sağlar. Tohum kabuklarının kalınlığı da bitkinin türüne göre özel olarak ayarlanmıştır. Her bitkinin tohum kabuğu bulunduğu ortamda gelişmesine olanak verecek yeterliliktedir; ne çok kalındır ne de çok ince. Çünkü kabuğu çok kalın olan bir tohum bütün zorlu koşullarda yaşayabilir. Ancak bir dezavantaj olarak aşırı kalın bir kabuk embriyonun dışarı çıkmasında bazı problemlere neden olabilir. Zayıf kabuğu olan bir tohum ise pek çok dış etken nedeniyle daha çabuk bozulabilir. İşte bu yüzden tüm tohumlar bulundukları ortama en uygun kabuk kalınlıklarına sahiptirler.
Doğadaki bu çeşitliliğin nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabına gelince: Bir gün bir resim galerisine gittiğinizi ve burada bir salon dolusu tohum resmiyle karşılaştığınızı farz edelim. Her resimde farklı bir bitkinin tohumu ile ilgili detaylar çizilmiş olsun. Galerinin sahibine bu kadar çeşitli resmi kimin çizdiğini sorduğumuzu düşünelim. Eğer bu kişi size ” bu resimlerin bir ressamı yoktur, bunlar tesadüflerin yardımıyla evrimsel olarak dizayn edilmiştir” derse ne düşünürsünüz? Elbette böyle bir cevabın son derece mantıksız ve akıl dışı olduğunu hemen anlar ve ressamın varlığı konusunda ısrar edersiniz.
Cansız tohum resimlerinin ” evrimsel dizaynına” inanamayacağınıza göre, tamamen canlı yapılarda, içinde bir bitkiye ait tüm bilgileri bulunduran, uygun şart ve ortamlarda filizlenerek dev ağaçaları, yüzbinlerce çeşit meyveyi, çiçeği meydana getiren tohumları, bilinçsiz ve şuursuz tesadüflerin var ettiğine de inanamazsınız. Görüldüğü gibi burada da asıl olarak bu dizaynı kimin yaptığı nasıl yaptığı ve bitkinin bu dizayna uygun bir yapıya nasıl getirildiği ve bunun nasıl yetiştirildiği gibi soruların cevabı verilmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak tohumların yapısında evrimcilerin tesadüf iddiaları ile asla açıklanamayacak, çok açık bir tasarım ve plan vardır. Elbette ki bu plan şuursuz tesadüflerin sonucunda ya da başka herhangi bir nedenle ortaya çıkmamıştır. Her resmin bir ressamı olduğu gibi her tasarımı, her planı yapan biri vardır. Tohumlardaki kusursuz tasarım ise sonsuz akıl ve güç sahibi olan Allah’a aittir. Bitkilerin yaşamının her aşamasında görülen bu akıl onların üstün güç sahibi olan Allah tarafından yaratılmış olduklarının açık bir delilidir.Sizin için gökten su indiren O'dur; içecek ondan, ağaç ondandır ki; hayvanlarınızı ondan otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl suresi, 10-11)
Taneyi ve çekirdeği yaratan şüphesiz Allah'tır. O,diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (En'am suresi, 95)