11 Ekim 2015 Pazar

Semud kavmi nasıl helak edildi?


Semud kavmi nasıl helak edildi?
Peygamberleri öldürmeye yeltenen azgın kavimler helak edilerek yeryüzünden silindiler...

Ad kavmi, Nuh kavmi, Lut kavmiSemud Kavmi veFiravun’un kavmi… Hepsi kendilerine gönderilen elçileri yalanlayan, giderek azgınlaşan, hatta kendilerine gönderilen elçileri öldürmeye kalkan kavimlerdi. Bu taşkınlıkları ve sapkınlıkları yüzünden Allah tarafından bir gecede, günün bir saatinde helak edildiler. Kum fırtınasıyla, gece gündüz tükenmeyensellerle, depremlerle,tufanlarla… Kuşkusuz bu yıkımlar onlardan sonra gelecek kavimlere birer öğüttü, uyarıydı…
Kur'an'da Semud Kavmi'ni uyarıp korkutması için Hz. Salih'in gönderildiğinden bahsedilir. Hz. Salih, Semud Halkı içinde tanınan bir kişidir. Onun hak dini tebliğ etmesini ummayan kavim ise, kendilerini içinde bulundukları sapkınlıktan uzaklaşmaya çağırması karşısında şaşkınlığa düşmüşler ve düşmanca bir tavır sergilemişlerdir:
Semud (Kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir  sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz." "Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan  söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır." Onlar yarın, kimin çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarık olduğunu bilip-öğreneceklerdir. (Kamer Suresi, 23-26)
Sizden öncekilerin, Nuh Kavmi'nin, Ad ve Semud ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: "Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (İbrahim Suresi, 9)
Hz. Salih'in uyarılarına rağmen kavim, Allah hakkında kuşkulara kapılmaya devam etti. Ancak yine de Hz. Salih'in peygamberliğine inanmış bir grup vardı, ki bunlar, daha sonra azap geldiğinde Hz. Salih ile beraber kurtarılacaklardı. Toplumun önde gelenleri ise, Hz. Salih'e iman etmiş olan topluluğa zorluk çıkarmaya çalıştılar:
Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler), içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara (müstaz'aflara) dediler ki: "Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" Onlar: "Biz gerçekten onunla gönderilene inananlarız." dediler. Büyüklük taslayanlar (müstekbirler de şöyle) dedi: "Biz de, gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız." (Araf Suresi, 75-76)
Semud Kavmi hala Allah ve Hz. Salih'in peygamberliği hakkında kuşkulara kapılmaktaydı. Üstelik bir kısım, Hz. Salih'i açık olarak inkâr ediyordu. Hatta, inkar edenlerden bir grup-hem de sözde Allah adına-Hz. Salih'i öldürmek için planlar yapıyordu:
Dediler ki: "Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık." Dedi ki: "Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah Katında (yazılı)dır. Hayır, siz denenmekte olan bir kavimsiniz." Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim." Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. (Neml Suresi, 47-50)
Hz. Salih, Allah'ın vahyi üzerine, kavminin Allah'ın emirlerine uyup uymayacaklarını belirlemek için son bir deneme olarak onlara dişi bir deve gösterdi. Kendisine itaat edip etmeyeceklerini denemek için kavmine, sahip oldukları suyu bu dişi deve ile paylaşmalarını ve ona zarar vermemelerini söyledi. Böylece kavim bir denemeden geçirildi. Kavminin Hz. Salih'e cevabı ise, bu deveyi öldürmek oldu. Şuara Suresi'nde, bu olayların gelişimi şöyle anlatılır:
Dedi ki: "İşte, bu bir dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün su içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar." Sonunda onu (yine de) kestiler, ancak pişman oldular. (Şuara Suresi, 141-157)
Deveyi öldürdükten sonra kendilerine azabın çabucak gelmemesi, kavmin azgınlığını daha da arttırdı. Hz. Salih'i rahatsız etmeye, onu eleştirmeye ve yalancılıkla suçlamaya başladılar. Ama Allah, inkâr edenlerin kurdukları hileli düzenleri boşa çıkarttı ve Hz. Salih'i kötülük yapmak isteyenlerin ellerinden kurtardı. Bu olaydan sonra artık kavme her türlü tebliği yaptığını ve hiç kimsenin öğüt almadığını gören Hz. Salih, kavmine üç gün içinde helak olacaklarını bildirdi:
... (Salih) Dedi ki: 'Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaattir'." (Hud Suresi, 65)
Nitekim üç gün sonra Hz. Salih'in uyarısı gerçekleşti ve Semud Kavmi helak edildi:
O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar. Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (Halkı) gerçekten Rablerine (karşı) inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun; Semud (Halkına Allah'ın rahmetinden) uzaklık (verildi.) (Hud Suresi, 67-68)
Yazıma ikinci bölümde devam edeceğim.

Yakın bir akrabanın dindar olması insanı kurtarır mı?


Yakın bir akrabanın dindar olması insanı kurtarır mı?
Yolun sonunda ya cennet, ya da cehennem var. Mümin daha ölmeden cehennemi görmüş gibi yaşayacak.

İnsanlar o kadar kulaktan duyma bilgilerle yaşıyorlar ki, dini de o kadar uydurma bilgilerle bildiklerini sanıyorlar ki inanılır gibi değil. Ayetleri hiç bilmedikleri halde son derece bilmiş bir şekilde konuşup ahkâm kesenler var. Bir konuda ısrarla direniyorlar, hâlbuki tek bir ayet ısrarla savundukları şeyi çökertmeye yetiyor.
Öncelikle İslam’ı yaşamak isteyenlerin kulaktan dolma bilgileri bırakıp Kuran’a yönelmeleri, ayetleri çok iyi okuyup öğrenmeleri, sonrada hayata geçirmeleri gerek. “Yakın bir akrabanın dindar olması insanı kurtarır mı” sorusuna gelirsek, bilirsiniz birçok insan “bizim dedemiz hacı, aile büyüklerimiz çok dindar, beş vakit namazında” diye anlatır. Ve bilinçaltlarında ailelerindeki dindar kişilerin kendilerini de bir şekilde kurtaracağına, onlarla birlikte cennete gideceklerine inanırlar. Oysa ayette Allah şöyle bildirir:
Allah “Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız kıyamet günü size bir yarar sağlayamaz. (Allah) Sizin aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı görendir.” (Mümtehine Suresi, 3) Allah bu ayetiyle hiçbir yakın akrabanın kıyamet gününde birbirine bir yarar sağlayamayacağını bildirmiştir.
Yine bir başka ayette de “… o Bize, ‘yapayalnız tek başına’ gelecektir.” (Meryem Suresi, 80) sözleriyle Allah her insanın yaptıklarından tek başına sorguya çekileceğini hatırlatmıştır. Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi ahiret gününde hiçbir insanın yaptığı bir ibadet bir başkasına fayda sağlamayacaktır. Çünkü Allah her insana müstakil bir anlayış, müstakil bir vicdan vermiş ve her birini çeşitli yollarla ayrı ayrı uyarmıştır. Bu nedenle insanın eşi, çocuğu gibi en yakın kimselerin bile tüm ibadetlerini yerine getiriyor olması, kişinin kurtuluşunu sağlamaz. Aksine tüm bunları en yakınlarından gördüğü ve doğru olduğunu bildiği halde uygulamaması, ahirette bu kişiyi Allah’a karşı çok ciddi sorumluluk altında bırakabilir.
Unutmayın ki bizim dinimiz samimiyet üzerine kuruludur, yalnız samimi olanlar cennete kavuşur.Her insan kendi ibadetlerini, kendi salih amellerini, kendi dualarını, kendi takvasını ahirete götürür, yanındakinin değil, ya da yakın akrabasınınkini değil. Bu şekilde düşünen çok yanılır ve samimiyetsizliğinin karşılığını sonsuza kadar cehennemde kalarak öder. İnsanların çoğu Allah’ı kandıramayacaklarını ahirette öğrenecekler…
O cennet; Biz, kullarımızdan takva sahibi olanları (ona) varisçi kılacağız. (Meryem Suresi, 63)

Hz. Davud lir, tef, ziller ve çıngırak eşliğinde Allah’ın huzurunda dans ediyordu...


Hz. Davud lir, tef, ziller ve çıngırak eşliğinde Allah’ın huzurunda dans ediyordu...
Tevrat'ta Hz. Davut'un dansı övülüyor, yobazlar ise hem müziği, hem dansı yasaklıyor.

Yobazlar müziği, dans etmeyi haram kılıp müminlere yasaklıyorlar ya, halbuki Kur'an’da müziğin ve dansın haram olduğuna dair tek bir ayet yok. Tam tersine Allah insanın fıtratını müzikten, sanattan, resimden, güzel kıyafetlerden, takılardan çok hoşalanacak şekilde yaratmış. Bütün bu nimetlerin çok daha güzelleri ve ihtişamlı olanları cennette de var. Yobazlar boş yere hem kendilerine hem de diğer müminlere uydurukları sahte hadisler yüzünden, helalleri haram kılarak eziyet ediyorlar. 
Bağnazlar dans etmeyi ve müziği yasaklayadursunlar, Tevrat’ta Hz. Davud’un lir, tef, ziller ve çıngırak eşliğinde ezgiler okuyarak Allah’ın huzurunda dans ettiği anlatılır.Hatta Hz. Davud’un bu dansına haset eden insanların olduğu da belirtilir. Tıpkı bugün Müslüman toplumlarda helali, haram kılmaya kalkışanlar olduğu gibi o dönemde de Museviler arasında müzik ve dansı kendilerince haram kılmaya kalkışanların varlığını Tevrat’tan öğreniriz. Bu kişiler, Hz. Davud gibi bir peygamberin uygulamalarını bile kendilerince eleştirmişlerdir. Tevrat’ta Hz. Davut’un dansı şöyle bildirilir:
... Bu arada Davut’la bütün İsrail halkı da RAB’bin önünde lir, çenk, tef, çıngırak ve ziller eşliğinde ezgiler okuyarak var güçleriyle bu olayı kutluyorlardı... (Tevrat, 2. Samuel, 6:5)
Keten efod kuşanmış Davut, RABB’in önünde var gücüyle oynuyordu. Davut’la bütün İsrail halkı, sevinç naraları ve boru sesi eşliğinde RABB’in Sandığı’nı getiriyorlardı. RABB’in Sandığı Davut Kenti’ne varınca, Saul’un kızı Mikal pencereden baktı. RABB’in önünde DANSEDEN Kral Davut’u görünce, onu küçümsedi. (Tevrat, 2. Samuel, 6:14-16)
Davut ailesini kutsamak için eve döndüğünde, Saul’un kızı Mikal onu karşılamaya çıktı. Davut’a şöyle dedi: “İsrail Kralı bugün ne güzel bir ün kazandırdı kendine! Değersiz biri gibi, kullarının cariyeleri önünde soyundun.” Davut, “Baban ve bütün soyu yerine beni seçen ve halkı İsrail’e önder atayan RABB’in önünde oynadım!” diye karşılık verdi, “Evet, RABB’in önünde oynayacağım. Üstelik kendimi bundan daha da küçük düşüreceğim, hiçe sayacağım. Ama sözünü ettiğin o cariyeler beni onurlandıracaklar.” (Tevrat, 2. Samuel, 6:20-22)
Böylece İsrailliler sevinç naraları atarak, boru, borazan, zil, çenk ve lirler çalarak RABB’in Antlaşma Sandığı’nı getiriyorlardı. RABB’in Antlaşma Sandığı Davut Kenti’ne varınca, Saul’un kızı Mikal pencereden baktı. Oynayıp zıplayan Kral Davut’u görünce, onu içinden küçümsedi. (Tevrat, 1. Tarihler 15:28-29)
Görüldüğü gibi o dönemde Hz. Davud’un kendi eşi dahi Hz. Davud’un insanlar arasında eğlenerek, sevinçle, mutlulukla dans etmesine karşı gelmiş, bunu kendince küçük görmüştür. Oysa Allah bu eğlenceli ortamı Tevrat’ta överek anlatmıştır. Kuşkusuz, Hz. Davud da Allah’ın müzik ve dansa yönelik hükümlerine uyarak en güzel tavırda bulunmaktadır. Fakat dışarıdan bakanlar, Hz. Davud’un peygamberliğine güvenemeyenler ve kendi kendilerine bir taassup dini oluşturmaya çalışanlar onu yargılamaktadırlar.
Peygamberlere yapılan bu yargılama şu an günümüzde de gerçek Kuran Müslümanlarına yapılmaktadır. Kuran’daki din yerine taassubu seçmek zaten tarih boyunca en büyük belalardan biri olmuştur. Kadın, müzik ve dans bunun en belirgin ortaya çıktığı alanlardır.
Oysa Hz. Davud örneğinde olduğu gibi bizim Peygamberimiz de Allah’ın bir nimeti olan müzik ve danstan çok hoşlanırdı. Nitekim, Peygamberimiz’in hadislerinde dans eden sahabelerden bahsedilir, hatta Peygamberimiz’in oynayan ve eğlenenleri teşvik eden sözleri vardır. Kuran ile mutabık olmaları sebebiyle aşağıda birkaç örneğini verdiğim hadislerdeki bu sözlerin sahihliği kuvvetle muhtemeldir:
Âmir b. Sa’d’den nakledilmiştir: “Bir düğün münâsebetiyle Karaza b. Ka’b ve Ebu Mes’ûd el-Ensârî’nin yanına gittim. Küçük bir kız çocuğu şarkı söylüyordu. Ben: “Siz Rasulullah’ın arkadaşları ve Bedir ashabından olduğunuz halde, sizin yanınızda bunlar (nasıl) yapılıyor?” dedim. Onlar: “İster bizimle kalırsın, istersen gidersin. Bize, düğünde eğlenmeye, izin verildi.” dediler.  (İbn Hacer, Metâlib, II, 54; Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 50)
Aişe (ra) rivayet ediyor: Resulullah bir düğünlerinde Ensar kadınlarına uğradı. Onlar şarkı söylüyorlardı...  (İbni Mace, Nikah: 21, Buhari, Nikah: 48, Megazi:12)
...Muavviz b. Afra’nın kızı er-Rubey gelin olduğu zaman, düğün törenine Peygamberimiz’de gitmiş ve onun yanına oturmuştu. Bu sırada bazı kızlar, def çalıp Bedir günü şehit olanların menkıbelerini şarkı şeklinde söylemeye başlamışlardı...  (Buhari, Nikah, 49/1, VII/25, Tirmizi, Nikah, III/399)
Yine Hz. Aişe, bir kadını Ensar’dan bir adamla evlendirmişti. Peygamberimiz: Ya Aişe, sizin beraberinizde def çalan, şarkı söyleyen şarkıcılarınız yok mu? Çünkü Ensar oyun ve eğlencelerden hoşlanır.” dedi.  (Buhari, Nikah 64/1, VII/28)
Resulullah Medine’de bir yere uğradığında def çalarak şarkılar söyleyen genç kızların şöyle dediklerini işitir: “Biz, Beni Neccar kızlarıyız, Muhammed ne güzel (sevimli) komşudur”. Resulullah (sav) bunun üzerine; “Allah biliyor ki, elbette ben de sizleri sevmekteyim” buyurur. (İbni Mace, Nikah, 21/1899, I/612)
Mümin kardeşlerim, uydurma hadislere karşı çok dikkatli olun, helal olan şeyleri sakın kendinize haram kılmayın, yoksa bu yaptığınızdan sorumlu olursunuz...

Neden bu dönemde evlilikler bu kadar kısa sürüyor?


Neden bu dönemde evlilikler bu kadar kısa sürüyor?
İki imansız insan bir araya geldiğinde o evde mutluluk ve huzur olması mümkün değil...

Öyle şaşalı düğünler yapıp ortalığı ayağa kaldıranlara bakıyorum da, içimden “bakalım bu evlilik kaç ay sürecek” diye geçiriyorum. Çok geçmiyor, en fazla bir ya da birbuçuk yıl... Bakıyorum ki düğün dernek diyerek ortalığı ayağa kaldıranlar sessiz sedasız boşanmışlar. Peki neden yaşadığımız bu dönemde evlilikler bu kadar kısa sürüyor? Neden kadın ve erkek boğaz boğaza gelip, hatta birbirlerini bir daha hiç görmek istemeden, nefretedercesine boşanıyor?
Aslında insanlar biran için durup düşünseler evliliklerin neden bu kadar çabuk bittiğini görebilirler.
Kadın sinirli, adam da sinirli, kadın egoist, adam da egoist, kadın kıskanç, adam da kıskanç, iki tarafta maddiyatçı, iki tarafta bencil, iki taraf da gururlu, kimse alttan almaya yanaşmıyor, iki tarafta kavgacı...
Böyle ruh haline sahip iki kişinin birbirinin başına nasıl bela olacağını düşünebiliyor musunuz? Bir de dünya hayatının acizlikleri, zorlukları üstüne ekleniyor İki tarafta birbirine acımıyor, şefkat duymuyor. Araya aileler yüzünden yaşanan çekişmeler ve kavgalar ekleniyor. Ve o evlilik iki insan için adeta bir kabusa dönüşüyor.
Din olmayınca, iman olmayınca Allah kalpleri kesinlikle birleştirmiyor ve iki insanın kalbine gerçeksevgiyi, aşkı ve tutkuyu koymuyor. Düşünün, ahir zamanda olduğumuz bu dönemde gençler tamamen dinsiz, materyalist zihniyetle yetiştiriliyor. Böyle yetiştirilen kadın da erkek de tam anlamıyla bencil ve maddiyatçı oluyor. Sabır nedir bilmiyor, tevekkül nedir bilmiyor, Allah için sevmek nedir, ahiret için sevmek nedir bilmiyor. Allah’ı hiç düşünmüyor, aklına bile getirmiyor. Dolayısıyla sadece bu dünya için evlendiğinde ve kalpleri birleştiren, ruhları birleştiren din olmadığında kadın ve erkek “evlilik” adı altında büyük bir belanın içinde kendilerini buluyor. Ve çok geçmeden de birbirlerinden nefret ederek ayrılıyorlar...

10 Ekim 2015 Cumartesi

Tüm hayatını Allah yoluna adayabilir misin?


Tüm hayatını Allah yoluna adayabilir misin?
Allah tarafından özel seçilmiş insanlar Hz. Mehdi'ye talebe oluyor, Kefh ehli gibi...

Tüm gençliğini Allah yoluna adayabilir misin? Daha genç yaşta, üstelik her türlü imkanın varken, tüm imkanlarını Allah yolunda harcayıp İslam’ı tüm dünyaya hakim etme uğruna bir dava adamı olabilir misin? Bunun için gece gündüz demeden, yaz, kış demeden, tatil demeden, haftasonu demeden her gün tebliğ yapabilir misin? Bütün bunları yaparken insanlardan tepki görmeyi, ölüm tehdidi almayı, dışlanmayı göze alabilir misin? Dindar olduğun için ailenin, dostlarının ve akrabalarının sana sırt çevirmesini göze alabilir misin?
Senin yapamadığın bunca gayreti, çabayı, fedakarlığı tüm insanların tepkisini göze alarak tam 313Mehdi talebesi yapıyor işte. Bu yüzden peygamberimiz Mehdi talebelerini övüyor, bu yüzden peygamberimizin yanındaki sahabeler Mehdi talebelerine özeniyor. Ahir zaman çok zorlu bir dönem. İnsanlar dinden iyice uzaklaşmış, Deccal insanları saptırmış, milyonlarca insan düya hayatına iyice dalmış. İşte Mehdi talebeleri böyle zorlu bir ortamda eski hayatlarını geride bırakıpHz. Mehdi’ye tabi oluyorlar. Ellerinde her türlü imkan olmasına rağmen dünyanın eğlencesine, oyalamasına dalmıyorlar. Bakın peygamberimiz Hz. Mehdi talebeleri hakkında nasıl detaylar veriyor:
“Kaim (Hz. Mehdi) a.s’ın ASHABI GENÇTİR VE İÇLERİNDE YAŞLI YOKTUR. Ancak gözdeki sürme veya azıktaki tuz kadardırlar ve azıktaki en az şey tuzdur.”(Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s.374)
Hz. Mehdi (a.s.)’ın yardımcılarının, ALLAH HAKKINDA ZERRE KADAR ŞÜPHELERİ OLMAYACAK ve Allah’ı nasıl tanımak gerekirse, o şekilde tanıyacaklar.” (El-Beyan Fi-Akbarı Hz. Mehdi Ahir Zaman, bölüm: 5; Mikyal el-Mekarim, cilt:1, sayfa:65
“Buyurdu ki: “Onları yeryüzünün kenarlarında ara. Onların yaşantıları sadedir, evleri sırtlarındadır, eğer hazır olsalar tanınmazlar, eğer KAYBOLSALAR ARANMAZLAR, HASTA OLSALAR KİMSE ONLARIN ZİYARETİNE GELMEZ, eğer evlenmek isteseler kimse onlara gelmez, eğer ÖLSELER CENAZELERİNE KİMSE KATILMAZ. Onlar mallarını aralarında eşit olarak paylaşırlar ve birbirlerini kabirlerinde ziyaret ederler, ayrı şehirlerde olsalar dahi istekleri hep aynıdır.” (Gaybet-i Numani, sf. 239) 
“Onları görüyor gibiyim.” Hadis. “Aynı renk, aynı boy, yüzleri aynı, elbiseleri de aynı olarak, Hz. Mehdi (a.s.)’a biat ederler.” Talebeleri baktın mı birbirlerine çok benziyorlar. Genel olarak hep böyle kaliteli, seçkin, “birbirine benzeyen gençlerden oluşacak” diyor Peygamberimiz. 
“Bunlar DÜNYANIN DOĞUSUNU VE BATISINI FETHEDECEK OLAN ahir zamandaki Hz. Mehdi’nin arkadaşlarıdır.”(Şii Kuran Tefsircilerine Göre Kuran’da Mehdi, Ansariyan Yayınları, İran, sf:75)
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurur: “...Allah Hz. Mehdi (a.s.)’ın yardımcılarını korur, onlara nişane ve alametlerle yardımcı olur ve ONLARI YERYÜZÜNÜN TÜM İNSANLARINA GALİP KILAR. Böylece insanlar ister istemez hak dine gireceklerdir.”
Hz. Mehdi (a.s.)’ın yardımcıları ASİL VE EĞİTİMLİ OLACAKLAR. (El-Melahim ve el Fitan, sayfa:205)
“Doğu tarafından gelen ve DEHA SAHİBLERİ (ÇOK AKILLI, ÇOK ZEKİ VE ANLAYIŞLI, GENİŞ FİKİRLİ) OLDUKLARI HALDE, KIYAFETLERİNE İNSANLARIN TAACCÜB ETTİKLERİ (hayranlıkla baktıkları) kimselerin zuhur ettiğini işittiğinizde, işte o zaman muhakkak kıyametin gölgesi üzerinize düşmüştür.”(Naim bin Hammad Kitab-ul Fiten-121)

Sen mülteci olsan acaba bu kadar acımasız olur musun?


Sen mülteci olsan acaba bu kadar acımasız olur musun?
Zavallı, muhtaç konumda olan bir insana yardım eli uzatmamak vicdansızlıktır.

İnsanlar nasıl da oturdukları yerden, evlerindeki sıcacık koltuklardan, çeşit çeşit yemeklerle dolu sofralarından, yine sıcacık yataklarından mültecileri eleştirip duruyorlar...
 
Bir saniye için o çok kıymetli bedenini o sıcacık, rahat evinden çıkar da kendini mültecilerin yerine koy. Günlerce, aylarca değil, sadece bir gün mülteci gibi yaşasan feryat figan edip insanlar sana yardım elini uzatsınlar diye yalvara yakara ağlamaya başlarsın... Birkaç ay mülteci gibi yaşasan insanlıktan çıkarsın. İnsanların nasıl olup da seni görmezden geldiğine, nasıl bu kadar acımasız olduğuna hayretler içinde kalırsın.
 
Bir mülteci düşün ki çocuğunun cansız bedenini denizden çıkarıyor...
 
Aylarca bir lokma ekmek, yıkanacak temiz su bulamıyor, tren raylarında, otobüslerde sabahlıyor...
 
Hepsi evini, barkını, işini, ailesini herşeyini bırakıp başka bir ülkeye sığınmaya çabalıyor. Ülkesinde doktor olan, ülkesinde mühendis olan sığındığı ülkede temizlikçi olarak çalışıyor, bulaşıkçı olarak çalışıyor. Binbir zorlukla ailesine, çoluğuna, çocuğuna bakmaya çalışıyor. Yatacak yer yok, ilaç yok, yemek yok, soğukta bir battaniye yok, ayaklarında ayakkabı yok. Bırakın çocukların okula gidip okumasını, hepsi sokaklarda yaşam mücadelesi veriyorlar.
 
Bir mülteci düşün ki, anasını babasını keybetmiş, çocuğunu kaybetmiş, o halde kilometrelerce yolu tek başına gelmiş, sevdiği herkesi geride bırakmış, yanında tek bir güveneceği dost kalmamış. Böylesine zorlu bir imtihanda o insanın ruh halini düşünebiliyor musunuz? O mültecilerin hepsinin sevdikleri gözlerinin önünde ölüyor, arkadaşları, can dostları, akrabaları gözlerinin önünde ölüyor. Sen ise sıcacık koltuğunda televizyonda bu zavallı insanları seyrederken atıp tutuyor, “biz bu insanları ülkemize almayalım” diyebiliyorsun...
 
Yine bir mülteci düşün, aylarca sıcak bir yemek yemiyor, senin yediğin o birbirinden güzel yemekleri hiç görmüyor, tatlıları, tuzluları, pastaları yemiyor. Belki de aylarca kuru bir ekmekle ve suyla ayakta durmaya çalışıyor. Sen ise müthiş bir bencillikle yiyip içip bu zavallı insanları görmezden geliyorsun... Oysa yoksulu doyurmak senin de yükümlülüğün değil mi? Ahirette bunun hesabını nasıl vereceğini düşünüyorsun?
 
Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere,yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir." (Bakara Suresi, 215)
 
Peki senin bir gün mülteci durumuna düşmeyeceğin ne malum? Diyelim ki mülteci olmadın, bütün malını, mülkünü kaybetmeyeceğin ve diğer insanlara muhtaç olmayacağın ne malum? Bu kadar kibirli, bu kadar şımarık olmanın nedeni nedir? Bir gün zenginsindir, bir de bakarsın sabaha yoksul kalkarsın. Mal, mülk Allah’ın değil mi? Senin elindekileri aniden almayacağı ne malum? Bir de bakarsın sabaha kimsesiz kalkarsın... Tüm canlar Allah’a ait değil mi? Seni yapayalnız bırakmayacağı ne malum?
 
Bu yüzden kimse oturduğu yerden “mülteciler bizim ülkemize gelmesin” diye ahkam kesmesin, herkes elini vicdanına koysun. Tabii vicdanı varsa...Herkes elinden geldiği kadar mültecilere yardım elini uzatsın. Tüm Müslümanlar birlik olsun, kardeş olsun, bir an önce Müslümanlar tek bir çatı altında toplansın. Müslüman Müslümana düşman olacağı yerde yardım elini uzatsın. Deccal’in oyunu artık son bulsun ve Müslümanlar Hz. Mehdi vesilesiyle bu büyük zulümden kurtulsun.
 
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
 
"Abdullah bin Amr den rivayet edildi: Dedi ki: Hz. Mehdi devrinde İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki KİŞİ O GÜN AİLESİYLE BİRLİKTE BİR GEMİYE DOLUP KAÇMAK İSTEYECEK FAKAT DENİZİN DALGALARI İÇİNDE DÜŞTÜKLERİ BELA YERYÜZÜNDEKİNDEN DAHAŞİDDETLİ OLUR.(Nuaym bin Hammad, Kitabul Fiten, 1294. Hadis)

İnsanın atası Homo Naledi senaryosu!


İnsanın atası Homo Naledi senaryosu!
Evrimciler durup durup hayali senaryolar üretip evrim teorisini zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Uzun süredir evrimciler suskundu. Yaratılışçılar öne sürdükleri her hayali senaryoyu anında yerle bir edip, tüm açıklığı ile bu iddiaların geçersizliğini ortaya çıkardıkları için güçleri tükenmişti. Öyle ki artık yaratılışçıların düzenlediği “evrimin çöküşü” isimli konferanslara katılacak evrimci bulunamıyor. Artık 21. Yüzyılda evrimciler yaratılışçıların karşısına çıkmak istemiyor. Çünkü evrim teorisini korumak adına ortaya atılan zırva iddialar yaratılışçılar tarafından anında çürütülüyor.
Geçtiğimiz hafta evrimcilerin üzerine bir cesaret gelmiş olacak ki, birçok yerde “Homo Naledi” adı verilen verilen bir fosilin insanın atası olduğu iddiası yer aldı. Çizilen portreler, yazılan hikayeler onun yarı-insan yarı-maymun olduğu iddiasını zihinlere yerleştirmeyi amaçlıyordu. Peki insansı olarak lanse edilen bu fosil gerçekte nedir, bu iddiaların bilimsel temelleri var mıdır?
Homo Naledi, Güney Afrika’da bir mağaranın derinliklerinde bulunmuş dağınık haldeki 1550 kemik parçasından seçilerek bir araya getirilen bir iskelettir. Çocuk ve yetişkin olmak üzere 15 ayrı bireye ait olduğu düşünülen irili ufaklı kemikler anatomik olarak mantıklı bir şekilde dizilmeye çalışılmıştır. Ortaya insan ile maymun arası özelliklere sahip mozaik bir canlı çıkarılmıştır. Elde tam bir kafatası olmamasına rağmen, 4 eksik kafatası kemiğinden yola çıkarak, birbirine değmeden, havada duran parçalardan oluşan bir montaj halka sunulmuştur.
Böyle bir kafatasının içereceği beyin kapasitesinin 560-465 cc olabileceği hesaplanmış bulunmaktadır. Portakaldan biraz büyükçe olan bu kapasite şempanze beyni ile uyuşmaktadır. Oluşturulan kafatasının yüzünün alt kısmı eğimli olup, bu özellik de şempanzelerle uyumludur. İnsanlarda tipik olarak görülen dışa çıkık bir burun kemiği de yoktur. Bütün bunlara rağmen çalışmayı yöneten Lee Berger, bu kafatasının insanla maymun arası, insanın sözde atası, ‘yeni’ bir türe ait olduğunu öne sürmüştür!
Bir şempaze nasıl zorla insana benzetilir?
Araştırmanın başında bulunan Lee Berger’in de itiraf ettiği üzere, bu fosiller bilinen bir insan ırkı ile uyuşmamaktadır. Bu da evrimci bilim adamlarının kalıntıları hemen “yeni bir tür” olarak adlandırmasına bir yol olmuştur. Berger’in iddiasına göre bu sözde yeni tür Australopithecuslarile insan arasındaki boşluğu dolduran ara bir insansı (homo) türüdür. Ancak bu yorumun taraflı ve önyargılı olduğu kemikler incelendiğinde açıkça anlaşılmaktadır.
Oluşturulan bu toplama iskelet tüm özellikleri ile, şempanzelere benzemektedir. Omuz eklemleri ve eğimli parmak kemikleri dallardan sarkan maymunlarla aynıdır. Geniş kalça kemikleri ve aşağı doğru genişleyen göğüs kafesi ise Australopithecus maymunlarına özgüdür. Her ne kadar insan ayağına benzediği iddia edilse de, ayak kemikleri insanınkinden farklı olarak, düşük bir kavise sahip olup, yönünün de farklı olduğu yine aynı ekip tarafından kabul edilmektedir.
Evrimcilere göre, Australopithecus Afarensis sözde evrim ağacında ilk ata kabul edilmesine karşın, başparmaklarının günümüz şempanze ve maymunlarından daha uzun olduğu saptanmıştır. Bu özellik evrim iddiasına tamamen terstir. Homo Naledi’nin başparmağı ise Australopithecus Afarensis’ten biraz daha uzundur. Bu da hayali evrim ağacını çürüten bir bulgudur. Bu haliyle insanın parmağına hiç benzememekle beraber, hayali evrim soy ağacında insansı olarak tabir edilen türlerden de oldukça farklıdır.
Homo Naledi’nin eli hiçbir şekilde insan eline benzememekteeğimli parmak kemikleri ve diğer maymunsu özellikleriyle birlikte canlının daldan dala atlayan bir maymun olduğunu bize göstermektedir. Bu el yapısının herhangi bir aleti kavrayıp kullanması ise imkansızdır. Bununla beraber, kemiklerin bulunduğu mağarada insan kültürüne dair herhangi bir alet ya da eşya da bulunmamıştır.
Dinaledi mağarasında bulunan dişler insan dişlerine hiç benzememektedir. Bu dişler Australopithecus serisi maymunlarda görülen dişlerden ise daha küçüktür.Bu durum, maymun türleri arasındaki varyasyon ile izah edilebilir, ama insana benzerliği söz konusu değildir.
Homo Naledi’nin yaş sorunu!
Bir canlının yaşını tayin etmek için arkeolojide birçok tarihlendirme yöntemi kullanılabilir. Oysa Dinaledi mağarasındaki kemiklerin yaş tayinine dair bir girişimde henüz bulunulmamıştır. Dolayısıyla burada anlatılan hikaye bilimsel delillere değil, insanın hayali evrim sürecinde çeşitli insan benzeri canlılar yaşamış olabileceği önyargısına dayalıdır. Berger’e göre, bu kemikler 2-2,5 milyon yıl öncesi zamana ‘iyi yakışmaktadır’. Ona ve çalışmayı maddi olarak destekleyen National Geographic’e göre, ‘eğer bu yaş doğru ise’ Homo Naledi insansı olarak nitelendirdikleri canlıların kökenindeki atadır. Görüldüğü gibi bu gibi yorumlar bilimsel verilere değil ideolojik önkabullere dayalıdır. Aslında yapılacak bir Karbon14 yaş-tayin çalışması bile bu masalı çürütmeye yetecektir.
Berger’in müthiş hayal gücü!
Berger’in masalsı anlatımına göre, Homo Naledi ölülerini mağaraya gömüyordu, bu mağara bir mezardı ve bulunan kemikler de bu ölülere aitti. Ancak bu gerçek olması arzulanan bir rüyanın anlatımından başka bir şey değildir. Bu iddia, hayvanların zamanla insanlara dönüştüğü ve ahlaki davranışların da zamanla geliştiği şeklindeki materyalist görüşten kaynaklanmaktadır. Oysa toprak altına gömme ya da mezar yapma ancak semavi dinlerle bilinç ve şuur sahibi insanlara öğretilmiş değerlerdir.
Bir hayvanın ise, dar, uzun ve karanlık dehlizlerden geçerek, tehlikeli ve akrobatik bir yolculuk sonrasında mağara kompleksinin en derinindeki başka bir odasına cenazelerini taşımış olduğu hikayesi gerçeklerden çok uzaktır.
Tabi ki, bu kemiklerin mağaradaki varlığı daha mantıklı bir şekilde açıklanabilir. Örneğin bu maymunları bir sel baskını buraya taşımış olabilir, ya da daha önce bu mağaranın başka bir girişi varken doğal afetlerle giriş kapanmış ve söz konusu hayvanlar burada kapana kısılmış olabilirler.
‘Geçmişimizi ve ne olduğumuzu araştırıyoruz’ diyerek bu gibi imkansız masallar türetip, sonra da bunlara inanmak ise Darwinist ideologlarının içine düştüğü çıkmazı sergilemektedir.
Homo Naledi soyu tükenmiş bir maymundur:
Darwinist önyargılarla yazılmış bu hikayenin bilimsel bir temeli olmadığı açıktır. Lee Berger’in Homo Naledi’nin “olağanüstü mozaik bir ara tür” olduğunu öne sürmesi ve medyada çıkan destekleyici haberlere karşın, araştırmanın sonuçları tüm özellikleriyle bir maymun fosili ortaya koymaktadır.
Bilim adamları tarafından oluşturulan zorlama rekonstrüksiyonun doğru olduğunu kabul etsek bile sonuç değişmemektedir. Küçük hacimli beyni, eğimli yüzü, çenesi, omuzları, eğri el ve ayak parmakları, göğüs kafesi ve geniş kalça yapısıyla bulunan kalıntılar bir Australopithecus çeşidine yani soyu tükenmiş bir maymun türüne aittir.